Osmanlı Devletinin Kuruluşu

Fuad Köprülü’nün, “Osmanlı devleti’nin Kuruluşu” isimli çalışması öncelikle şu alt başlıklardan oluşmaktadır. Kitap, uzunca bir şekilde eserinin kaleme alınış nedenini ve esere verilmiş olan tepkilerden bahsettiği önsöz’ün ardından Kuruluş meselesi nasıl tedkik edilmelidir sorusunu cevaplamaya çalışmaktadır. Bu bölüm içerisinde Gibbons’un nazariyesi ve tenkidi, Meselenin mantıki tetkiki, Kaynakları ve nasıl bir tenkit metodu ile meseleye yaklaşılması gerektiği ortaya konulmaya çalışılmaktadır.
İkinci Bölüm, “XIII. ve XIV. Asrın ilk yarısında Anadolu’nun Siyasi ve sosyal tarihine” ayrılmış ve bu dönemde meydana gelen büyük siyasi hadiseler, bunların etnik amilleri anlatılmıştır. Sosyal ve İktisadi Tarih Taslağı yapılmış olup, bölümde Göçebeler, Köylüler, Şehir Hayatı anlatılmış olup, erişilmiş olan fikri seviyeye değinilmiştir.
Üçüncü bölümde ise Sınır Boylarındaki hayata değinilerek Osmanlı Devleti’nin kuruluşu anlatılmıştır. Osman Bey’in kabilesi, Uçlardaki hayat, Halkın etnik ve dini durumu, bunların arasındaki İslamlaşma, Askeri, dini mesleki oluşumlar (Ahiler, Gazi ve Alpler, Baciyan-ı Rum, Abdalan-ı Rum) verildikten sonra devletin ortaya çıkışındaki tarihi olaylar verilmiştir. En son olarak ta Osmanlı devletinin ortaya çıkışındaki unsurlar verilerek çalışma sonlandırılmıştır.
Eserde yazarın kaleme aldığı fikirleri özetlemeye çalışırsak şunları ifade edebiliriz.
XIX’üncü asrın son yarısında İran Moğollar'ının tazyik ve tahakkümü altında çöken Anadolu Selçuk Devleti'nden sonra, XIV'üncü asırda Anadolu'nun şimâl-i garbî müntehâsında Selçuk-Bizans hudutları üzerinde beliren yeni bir siyasî teşekkülün, yüz yıl bile sürmeyen kısa bir zaman içinde Balkanlar'a ve Selçuk Anadolusu'nun büyük bir kısmına hâkim kuvvetli bir devlet hâlinde inkişâfı, doğurduğu büyük ve devamlı neticeler bakımından, aşağı Ortazaman tarihinin en esaslı mes'elelerinden biri sayılabilir. Buna rağmen, bu mes'ele henüz gerektiği gibi izah edilememiş, Ortazaman vak'anüvisliğinin bıraktığı masallardan kurtarılamamış ve bugüne kadar bir muamma hâlinde kalmıştır. H. A. Gibbons'un The Fondation of the Ottoman Empire (1916) adlı eserinin çıkmasından sonra, Avrupalı tarihçiler arasında Osmanlı Devleti'nin kuruluşu mes'elesi bir tetkik ve münakaşa konusu oldu.
Osmanlı Devleti'nin kuruluşu mes'elesi hakkında Avrupa'da bu gün en çok rağbette olan görüş tarzı, H. A. Gibbons'un fikirleridir. Eserini vücude getirmek için şüphesiz büyük mesâi sarfetmiş olan bu müellif, siyasî ve askerî tarihe âit birtakım fer'i mes'eleleri kendisinden evvelki müverrihlerden daha ciddî bir surette tetkike muvaffak olmuş, hattâ, bâzı esas mes'elelerde de doğru istidlallerde bulunmuştur: Meselâ "Osmanlı Devleti'nin ancak Balkan Yarımadası'ndaki fütuhattan sonra Anadolu'daki topraklarını genişletebildiği hakkındaki fikri çok doğrudur; bunun gibi, meselâ "Osmanlılar'm Balkanlar'daki fütuhatının tahrib ve yağma maksadiyle yapılmış bir akın değil, plânlı bir yerleşme" olduğu mütâlâası da çok haklıdır. Fakat, bütün bunlara rağmen, Osmanlı Devleti'nin kuruluşu hakkındaki esas tezi, en basit bir tarihî tenkide dayanamayacak kadar çürüktür. Bunu ispat için, önce, onun bu husustaki nazariyelerini kısaca nakledelim:
a) Osmanlı devletine adını veren Osman'ın babası Ertuğrul, Moğol istilâsı önünde Hârezm'den kaçıp Selçuk sultanı I. Alâeddin Kaykubâd devrinde Anadolu'ya gelen ve memleketin garb-ı şimalîsinde, Söğüt'de iskân edilen küçük bir aşiretin reisidir.
b) Osman ve onun küçük aşireti, çobanlıkla geçinen müşrik Türklerdi. Müslüman muhitine geldikten sonra,   soydaşları olan Selçuklu Türkleri gibi İslamlığı kabul ettiler.
c) Osmanlı devleti’nin nüfusu çok kısa zamanda artmıştı. Bu artış, şarktan gelen Türklerin katılımı ile açıklanamazdı. Çünkü bu Türkmenler Osmanlı topraklarına gelene kadar başka beylikler tarafından engellenmekte idiler. Bu artışın sebebi, Türklerle Rumların kaynaşmış olması idi.
d) Osmanlıların Balkanlarda yerleşmesi Bizans’ın mevcut durumundan kaynaklanmaktaydı. İlk Osmanlı padişahlarının kuvvetli şahsiyetler olması da bunu pekiştirmiştir.  
Gibbons, Osmanlı devletinin kuruluşunu bir nedene dayandırmaktadır. Bu nedende “dini”dir. Ona göre yeni oluşmuş bu yeni ırkın adı Osmanlı ırkıdır. Gibbons’un söylemiş olduklarında kısmen de olsa gerçeklik payı bulunsa birle olaylar bir karışıklık arz etmektedir. Açıkça bakıldığında adamın Osmanlıya bakışındaki kompleks sezinlenebilmektedir.
Gibbons’un görüleri ilmi bir seviyede değildir. Gibbons ırk ve kavim deyimlerinin bir birine karıştırmış görülmektedir. Hiçbir zaman bir Osmanlı ırkı olmamıştır. Gibbons’un buradaki amacı, Türklerle Osmanlı ırkı arasına bir çizgi çekip bunu ispatlamaktadır.
Etnik bir kelime olmayıp siyasi bir kelime olan “Osmanlı”, tarih yazıcılarında daima devlet hizmetinde de olan ve aldığı maaşla geçinen hâkim veya bürokratlar sınıfını temsil eder.
Gibbons, Osman gazinin ve aşiretinin Müslüman olmadıklarını söylemektedir. Müslümanlığı sonradan kabul etmişlerdir. Bunu ciddi bir belgeyle de ispat edememektedir. Kuzey Suriye Türkmen aşiretleri ile Osmanlının akraba olduğunu öne sürmektedir.
Gibbons, Selçukluların halis Müslüman olduklarını söylemektedir. Osman gazinin aşiretinin Söğüt dolaylarına yerleştikten sonra Müslüman olduklarını söylemektedir. Halbuki hiçbir Selçuklu kaynağı o devirde Batı Anadolu’ya bir kavim yerleştirildiğinden bahsetmemektedir. Gibbons’un bu fikri dolayısıyla bu şekilde çürümektedir.
En eskisi XIV. Yüzyıla ait olan Osmanlı kroniklerinde Gibbons’un dayandırdığı rivayetlerin asla inanılacak kadar olmadığını belirtmektedir. Osman gazinin mensup olduğu aşiret daha ilk Selçuklu istilası sırasında Anadolu’ya gelip yerleştiklerini söylemektedirler. Osmanlı devleti sadece 400 çadırdan oluşan küçük bir aşiret olduğunu söylemesi büyük bir hatadır. Batılılarda bunu bilimsel bir gerçek olarak ortaya koymaya çalışmışlardır. Osmanlı devleti ilk kuruluşu esnasında yarı göçebe olsa da şehir hayatının geliştiği gözlenmektedir. Yeni kurulan devlet idari yapısı için örnek alınabilecek İlhanlı ve Selçukluların idari teşkilatı VARDI. Osmanlı’nın gelişmeye başladığı uç sahalar Anadolu’nun ücra yerlerinden gelen muhacir ve şehirlileri de cezp edecek güzellikteydi.
F. Giese, Gibbons’un fikirlerinin doğru olmadığını tam olarak açık olmasa da ortaya koymuş bir bilim adamıdır. Giese, Osmanlı devletinin kuruluşunda Ahilerin önemine değinmiştir. Bu konudaki kaynağıda İbn Batutadır. Ona göre Osman Gazi’nin kayınpederi Şeyh Edebali, silah arkadaşları ve Alaeddin Paşa bu teşkilata üye idiler.
Osmanlı Devleti’nin kurulmasına dair bu meselenin iç ve dış sebeplerinin halledilmesi gereklidir. Bu noktada cevap bulunması gereken sorular şunlardır.
- Osmanlı imparatorluğu’nu kurmuş olanlar, etnik bakımdan Türklerin hangi şubesine mensuptular?
- Anadolu'nun şimal-i garbisine ne zaman gelip yerleşmişlerdir?
- Bunların içtimaî durumu nasıldı?
- Göçebe mi, yarı göçebe mi, yoksa yerleşmiş mi idiler?
- İçtimaî hacimlerini artırmış olan unsurlar, ne nispette Türk, ne nispette yabancı idiler?
- Dışarıdan gelen unsurların, yerli unsurlara olan nispeti ne idi ve bunların karşılıklı münasebetleri nasıldı?
- Göçebe unsur ile şehirli ve köylü unsurlar arasında ne gibi bir nispet vardı?
- Bunun gibi, Hıristiyanlarla İslâmlar arasında nasıl bir münasebet vardı?
- Muhtelif içtimaî sınıfların kudret derecesi ve her birinin İmparatorluğun kurulmasında iştirak payı ne idi?
- Osmanlı imparatorluğu, demokratik bir teşkilât mı, yoksa aristokratik bir teşkilât mı idi?
- On dördüncü asırda hâkimiyet mefhumu ne gibi tahavvüllere mâruz kalmıştır?
- Maddî ve zihnî (manevî) medeniyet nasıl bir seviyeye ulaşmıştı?
Tüm bunların cevabının aranması noktasında bir diğer mevzu kaynaklardır. Osmanlı devletinin kurulduğu XIV. yüzyıla ait, Anadolu’yu ilgilendiren kaynaklar oldukça yetersizdir. Bazı istisnalar dışında, Anadolu’ya ait belgeler oldukça azdır. Pek çoğu bugün yazma halinde ve az sayıda bulunmaktadır. Bu kaynaklar;
- Reşidüddin; Cami'al-tavârih, Târih-i Ulcaytu, Subh al-a'şâ
- Bedreddin Ayni; Târih-i Aynî
- İbn Hacer; ed-Dürer ül-kâmina
- Mahmud bin Muhammed Aksarâyî'; Musâmarat al-Akhbâr
- Niğdeli Kadı Ahmed;el Veled-ül şefik
- Astarâbâdh Azîz b. Ardaşîr; Bezm-ü Rezm
Anadolu ile ilgili olanlar;
- Enveri; Düstürname
- Anonim; Selçukname
- Anonim; Tevarih-i Ali Osman
- Münşeat Mecmuaları
- Edebi ve tasavvufi eserler
- Vakıfnameler
- Evliya menkıbelerine ait mecmualar
- Eflaki; menalupname
- Epigrafik ve Nümizmatik araştırmalar
- Aşık Paşazade Tarihi
- Oruç Bey Tarihi
- Şükrullah; Behçet’ül-Tevarih
- Karamani Mehmed Paşa Tarihi
- Ahmedi; İskendername

XIV. Yüzyılın Başlarında Osmanlı’nın İçtimai Hayatı
Osmanlı devletinin kuruluşunu anlamak için XIII. Yüzyıl Anadolu siyasi tarihini hatta daha fazla sosyal ve dini tarihi bilmek gereklidir. Pek çok şartlar için gerekli hususlar XIII. ve XIV. Yüzyılda da devam etmiştir. Örneğin etnik yapı, ekonomik düzen ve kültürel gelişim. Bu asır pek çok büyük siyasi hadiseye sahne olduğu gibi ortaçağ Anadolu hayatının en hareketli dönemini teşkil eder. Bu sırada meydana gelen ve oluşan durumları şöyle özetleyebiliriz.
- Anadolu Selçuklu devleti siyasi ve kültürel bakımdan en seviyeye ulaşmıştır.
- IV. Haçlı seferinden sonra Anadolu’da İznik ve Trabzon Rum devletinin kurulması
- Moğolların Anadolu hâkimiyeti neticesinde Selçukluların hâkimiyetlerinin son derece azalmış olması.
- Anadolu Türklerinin İlhanlıların hakimiyetine girmesi
- Memlukluklarla, Altınordu devletinin Anadolu’da siyasi nüfuz kavgasına girişmesi.
- İstanbul’da bulunan Bizans İmparatorluğunun ihya edilmesi.
Bu siyasi hadiseler Anadolunun sosyal düzeninde etkiler yapmıştır. Nitekim bu dönemde büyük sufi tarikatları kurulmuş, Selçukluları sarsacak derecede dini ayaklanmalar olmuştur. (Baba İshak)

Bu dönemin siyasi hadiselerinin genel değerlendirmesi
Bu asrın ilk yarısı Anadolu Selçuklu devletinin zirveye eriştiği dönemdir. Bu devirde Ermenistan vergiye bağlandı, Danişmend, Artukoğulları ve bazı önemli yerler Saltukluların toprakları ele geçirildi.
Antalya ve Sinop ele geçirilmiş, Akdeniz ve Karadeniz ticaretinde söz sahibi olunmuştur. Asrın başında meydana gelen değişikliklerden IV. Haçlı seferinden sonra İznik ve Trabzon Rum imparatorluğu kurulmuştur.
İznik imparatorluğunun kurulduğunda Selçuklular veraset usulleri, tam teşekkül etmemiş olduğundan birbirleri ile taht kavgaları içine düşmüşlerdir. Kuruluşundan itibaren Latinlerin eline geçmiş olan İstanbul’u ele geçirmek isteyen İznik İmparatorluğu, parçalanan Bizans’ı yeniden kurmayı amaç edinmiştir. Bilhassa balkanlar, Anadolu, sahil kısımları,, adalar onlar için ana hedeflerdi. Selçuklu Anadolu’sunda gözleri olmadığı gibi hayal bile edemezlerdi.
Anadolu’yu Türklerin istila ettiğini düşünüyorlardı. Selçuklu devleti asçısından bu dönemde meydana gelen olaylar Anamur, Alanya gibi ticari yerler ele geçirilmiş, Kırım’a asker gönderilmiş, Ermeniler terbiye edilmiş, Doğu Anadolu’nun önemli yerleri ele geçirilmiş, Celaleddin Harzemşah ile başa baş mücadele edilmiş ve bir takım imar faaliyetleri gerçekleştirilmiştir.
Selçukluların çeşitli kabilelerden de yardım alarak Moğollara karşı yapmış oldukları 1243 Kösedağ Savaşı kaybedilmiştir. Bu muharebe Anadolu Selçuklularının mukadderatını belirlemiştir. Moğol istilası sonrası artan vergiler halkı maddi ve manevi birçok sıkıntıya soktu. Asıl ilhanlı hâkimiyeti Orta ve Doğu Anadolu’da etkin olmuştu. Bu sıralarda yeni yeni bir takım oluşumlarda görülmektedir. Bunlar içinde en kuvvetli olanı merkezi Ermenek olan Karaman oğulları idi.
Anadolu’nun batı ucunda da Germiyan oğulları güçlenmiştir. O dönemde Anadolu’da var olan pek çok beylik Germiyan oğullarının egemenliği altına girmiştir. Hatta Bizans bile bir takım vergiler vermektedir. XIII. Yüzyılın sonunda ortaya çıkan diğer siyasi teşekküller Candaroğulları, Eşref oğulları, Hamit oğulları, Aydın, Saruhan, Karesi, İnanç oğullarıdır.
Tüm bunlar göstermektedir ki Anadolu gerek İlhanlıların ve gerekse onun gözetiminde ki Selçukluların sahip oldukları arazi son derece sınırlıdır. İlhanlı hâkimiyetinin zamanla gevşekliğinden istifade ile yavaş yavaş uçlarda yeni beylikler oluşmuştur. İşte Osmanlı devletinin de uçlarda bulunmasından dolayıdır ki Doğu ve Orta Anadolu’da bulunanlara göre daha şanslıdır.

ETNİK AMİLLER
Ne Moğolların ortaya çıkışından önce nede sonra Anadolu’nun etnik durumunu ortaya koymamız mümkün değildir.
- Gerek Moğollardan önce gerek sonra Anadolu’ya yerleşen Türk aşiretleri gelmiş oldukları yerlerdeki dağ, nehir, köy adlarını geldikleri yerlere de vermişlerdir.
- Malazgirt zaferinden sonra Büyük Selçuklu himayesi altında Anadolu’ya doğrudan gelen yoğun Türk kütleleri tarafından iskân, bilhassa Melihşah’ın tahta geçişinden sonra sistemli bir biçimde gerçekleştirilmiştir. Anadolu fütuhatının kalıcı olmasında esas husus yoğun Türk göçleridir. Nitekim, bunlar Samanoğulları ve Gaznelilerden kalan idari teşkilatı benimsemek suretiyle ortaya çıkan Büyük Selçukluları oluşturmuş, Büyük Selçuklu ise bu sürekli göç selini kendisine zarar vermeyecek şekilde yönlendirmiştir. Bu yönlendirme büyük ve kuvvetli aşiretlerin bir birlerinden uzak sahalara yerleştirilmesi, aralarında birleşerek isyan çıkarmamaları için düzenlenmiştir. Bu gün için Anadolu’da birbirinden uzak yerlerde Oğuzların büyük şubelerinin bulunduğunu görmemiz, Selçukluların bu “parçalayarak iskan” siyasetinin göstergesidir.
- Selçuklu fetihlerinden sonra Anadolu’ya yerleşen Türk zümrelerinin ekseriyetini Oğuzlar teşkil etmekte idi. Bunlar Bizans’tan getirip hudutlara yerleştirdiği Oğuz ve Peçenek gruplarına tesadüf etmiştir.
- Anadolu İslam dünyasının çeşitli yerlerinden gaza, ticaret, cihat macera hevesi gibi bir takım hevesler dolayısıyla gelen unsurlarda söz konusu idi. Bunların dışında daha çok sahil memleketlerinde kalabalığın çoğunluğunu teşkil eden Rumları sayabiliriz. Moğolların ortaya çıkması bu istilalardan uzak kalabilecek mevkide bulunan Anadolu’nun Türk-İslam yoğunluğunu büyük nispette arttırmıştır.
- Bu sebeple göçebe aşiretlerden başka devletleri sayesinde göç etmeye muktedir bir takım köylü halk, zengin tacirler, fikir ve sanat adamları, serseri dervişler büyük bir göç dalgasıyla Anadolu’ya gelerek yerleşmişlerdir.
- Moğolların Anadolu Selçuklu kendilerini hâkim olarak kabul ettirmelerinden sonra da Anadolu bir takım göç dalgaları görmüştür. Örneğin; İlhan Argun zamanında Akkoyunlu ve Karakoyunlu göçmenlerin yoğun bir kitle halinde Anadolu ve Azerbaycan’a nakledildikleri görülür. İlhanlıların bilhassa askeri maksatla, Baybars’ın istila teşebbüsünden sonra Moğol-Türk aşiretleri yerleştirilmeye başlandı. Bunlar içerisinde Aksaray, Kayseri, karaman çevresine Bisvutlar; Sivas tarafına Uygur; Ankara ve Kütahya taraflarına Çavdarlılar yerleştirilmiştir. Moğolların ortaya çıkması ve bilhassa İlhanlı hâkimiyetinin başlamasından sonra Anadolu’ya gelen Türk- Moğol unsurların Anadolu’da ki Türk nüfus yoğunluğunu artırdığı görülür. Moğol istilası sonucu Orta Anadolu’da yoğunlaşan Türk nüfusu batıya doğru gitmeyip, şehirlilerle göçebeler birbirleriyle mücadeleye girişir. Bu arada bazı göçebe unsurların zengin otlaklar bulabilmek için Bizans arazisine sığındığı ve onların hâkimiyetine girdiği de görülmektedir.

İÇTİMAİ VE İKTİSADİ TARİH TASLAĞI
1- GÖÇEBELER
Göçebeler ziraatla meşgul olup hayvan sürüleri yetiştirmekte idiler. Orta Asya’dan getirdikleri halıcılık ve nakliyecilik bir başka geçim kaynaklarıydı. Kabile reislerinin başkanlığında yaşayanlar, muayyen yaylak ve kışlaklarda yaşarlardı. Fakat bunlar yaylak ve kışlaklarına giderlerken yolları üzerindeki yerleri yağmalıyorlardı. Bunların kendi aralarında mücadelede de söz konusu idi. Devlete her yıl yetiştirdikleri sürü üzerinden vergi verirlerdi. Askeri amaçla sınırlara yerleştirilenler vergi vermiyorlar, devletçe uygun görüldüğü zamanlarda “ilbaşı” denilen önderleri ile savaşa dahil olurlardı. Savaş kabiliyeti çok yüksek olan göçebeler çok başarılar elde etmişlerdir. İşte bu aşiretler Anadolu’nun en canlı ve en temiz unsurunu temsil ederlerdi. Devlet kavramına yabancı, aşiret düzeni dışında düzen tanımayan, köylüyü küçük gören, disiplinsiz göçebeler devlet düzeninde buldukları en ufak zayıflıkta ortalığı karıştırıcı anarşi unsurlarına dönüşüyorlardı. Kısaca kendisini müdafaa edemeyen şehirlilere, ticaret kafilelerine hücum ve yağmadan geri durmuyorlardı. Onların bu durumunun sebebi araştırıldığında devletin parmağı olduğu görülecektir. Vergi tahsildarlarının aç gözlülükleri örnek gösterilebilir. Bu aşiretler genellikle Müslüman olup, dini bir takım prensip ve kuralları uygulamak zorlarına gittiğinden eski Türk ananeleri İslami bir karaktere büründürülmüştür. Eski Türk Şamanlarının görünüş olarak İslamlaşmış bir devamı olan müfit Türkmen babalarının manevi etkisi altında idiler.

2- KÖYLÜLER
Anadolu halkının büyük bir kısmını köylüler teşkil etmektedir. Bizans’ın Müslümanlarla ve İranlılarla mücadelesi Anadolu nüfusunu azaltmıştı. Anadolu’nun nüfusu Türklerin Anadolu’yu ele geçirmelerinden sonra zaman içerisinde artmaya başlamıştır. Anadolu’da bulunan şehirli halk kısmen şehirli kısmen de köylü idi. Göçebe Türklerin zararlarını bertaraf etmek ve nüfusa çare bulmak için Anadolu’da bu göçebelerden yeni köyler kurulmasına çalışılmıştır. Anadolu’ya gelen bu Türkler arasında göçebelerden başka köy hatta şehir hayatına geçmiş Türklerde bulunmakta idi. Batı Türkistan’dan gelen Türk köylüler eski zirai kültürlerini yeni yerleştikleri bu coğrafyaya taşımışlardır. Köyler etnik ya da dini bir birlik göstermektedir. Köy halkı asla farklı bir sınıf değildir. Kendi toprağının sahibi olup işlediği gibi yahut rençber olarak başkasının topraklarını işleyen “yarıcı”larda bulunmaktadır. Köy halkının ekserisini de bunlar teşkil etmektedir. Selçuklular çeşitli nedenlerle zarar gören köyleri ya vergiden muaf tutmak veya tohumluk vermek suretiyle destekliyorlardı. Ne var ki, Selçuklular zamanında köylülerden alınan vergiler hakkında yeterli bilgi yoktur.

3- ŞEHİRLİLER
XIII. yüzyılın ilk yarısı Anadolu Selçuklu devletinin siyasi ve askeri bakımdan yerini sağlamlaştırmış denizlere açılmış ve mükemmel bir idari teşkilat vücuda getirmiştir. Neticede iç ve dış ticaret gelişmiş bu da şehir hayatının gelişmesine neden olmuştur. XIII. Yüzyılda Selçuklu hükümdarları faal bir ticaret politikası takip etmişler, Antalya ve Alanya limanlarının sahil mıntıkalarını ele geçirmişlerdir. Bunun yanında I. Alaeddin Keykubat’ın yaptığı “Soğdak” seferide ticari güvenliği sağlamak için yapılmıştır.
Anadolu’da şehir hayatının gelişmesini, XIII yüzyılın ilk yarısı olarak belirleyebiliriz. Konya, Kayseri, Sivas gibi büyük şehirlerin yalnız Türklerin değil gerek etnik menşei gerekse din bakımından çeşitli unsurlarla bezenmiş olduğunu görüyoruz. Fakat büyük çoğunluğunu Türk ve Müslümanların teşkil ettiğini görmekteyiz. Muhtelif dinlere mensup olanlar ayrı mahallelerde yaşamakta idiler. Bununla birlikte şehir hayatı Müslümanlarla gayrimüslim ve diğer etnik kökenli unsurları kaynaştırıcı bir özellik taşımaktadır. Şehirlerde dini bir müsamaha vardı. Anadolu’da Türklerle birlikte yaşayan Rum ve Ermeniler Türkçe bilmekteydiler. Ve buna paralel aralarında herhangi bir ayrıcalık olmadığı görülmektedir.
Anadolu şehir hayatının gelişiminde en esaslı faktör ticaret ve sanayinin gelişmesidir. Buna örnek olarak Sivas şehri gösterilebilir. XIII. ve XIV. yüzyıl kaynakları Sivas’ın son derece gelişmiş ve güvenli olduğunu belirtmektedirler. Bu nedenle Sivas bir ticaret merkezi olarak öne çıkmıştır.
Halkın önemli bir kesimini devlet işlerinde bulunan bürokrat takımı meydana getirmektedir. Memuriyetler teamüllen irsilik göstermektedir. Şehir hayatının temelini teşkil edenler ve bir denge unsuru konumunda bulunanlar sanayi erbabından olanlardır. Bunlar elinin emeğiyle yaşayan ve şehir hayatının en yoğun kitlesini teşkil eden unsurlardır. Bunların şehirlerde yoğunlaşmasının nedeni de sermayedir. Şehir sanayisi kısmen şehrin ve şehre yakın göçebe halkın ve köylünün ihtiyaçlarını gidermeye çalışır. Kısa süreli pazarlarla uzun süreli panayırlar kurmak suretiyle faaliyet gösterirler.
Anadolu’daki mesleki ahlakın temeli kısmen dini, tasavvufi esaslardan kısmen de kahramanlık esaslarından kaynaklanmaktadır. Bir çeşit İslam şövalyeliği fütüvvet (Yakışıklı gençler teşkilatı) zümreleri XIII. asrın başında bütün İslam dünyasına hakim olmuştur. Bu teşkilat Abbasiler zamanında görünmekle birlikte temelini Hz. Ali’ye uzandırmak mümkündür. Hz. Ali’ye “Feta” (yakışıklı genç) denilmektedir. Bunlar Anadolu’da Ahiler (kardeşler) ismiyle anılmaktadırlar. Bu teşkilat yalnız şehirlerde değil köylerde ve uç şehirlerde de görülmektedir. Büyük şehirlerde bu teşkilatın en yaygın biçimini genç esnaflar teşkil etmekteydi.

FİKRİ SEVİYE
XIII. yüzyılda Anadolu Türk cemiyeti Orta Türk Cemiyetlerinin sosyal işbölümü ve iktisadi gelişme açısından en ilerlemiş olanlarındandır. Bu devirde Anadolu Selçuklu Devleti çok sağlam ve muntazam cemiyetlere sahipti. Büyük Selçuklulardan devralınan siyasi ve idari gelenek sürdürülmüş, manevi kültür açısından da ilerleme kaydedilmiştir. Okuma-yazma öğreten pek çok medrese yapılmış, Moğol istilasından pek çok şeyh, mürit Anadolu’ya gelip yerleşerek ilim ve irfan ordusunu güçlendirmişlerdir.
Anadolu’daki fikri seviyenin muhtelif din unsurlarında taassuptan uzak, felsefi düşünceleri belirlemeye elverişliydi. Bundan dolayıdır ki sadece Mevlana’yı ve onun mesnevisini belirtmemiz kâfidir.


SINIR BOYLARINDA HAYAT VE OSMANLI İMPARATORLUĞUNUN KURULUŞU
Osmanlılar, Selçuklu devletinin içinde bir uç beyliği olarak kurulmuştur. Selçuklu devletinin pasif yönetiminden yararlanan beylikler serbest kalınca uçlarda bağımsız olarak ortaya çıktılar. Bunlar, merkezden uzak tarikat ve dervişlerin yürüttüğü bir kültüre sahiplerdir. Osmanlı uç beyliği olduğu için gaza, fetih düşüncesi artmış ve böyle bir yaşayış ortaya çıkmıştır.
Ahilerin Osmanlıların kuruluşunda maddi ve manevi katkıları olmuştur. Ayrıca dervişlerinde Moğol baskısıyla Türkmenlerin Anadolu’nun uç bölgelerine yerleşmesiyle imparatorluk kolayca kurulmuştur. Moğol kuvvetleri Anadolu’ya yerleşince kontrolü ele almıştır. Bu önce İlhanlı hükümdarı Baycu Noyan sayesinde olmuştur.
Moğol baskısı doğu ve orta Anadolu’da etkili olmuştur. Batının XIII. yüzyıldan itibaren Türkmenleri çekmesi buranın önemli ve güvenli olmasından kaynaklanmaktadır. Beylikler Selçukluların zayıflamasından yararlanarak birer birer bağımsızlıklarını ilan etmişlerdir.

OSMAN GAZİNİN KABİLESİ
Osmanlı sülalesi Büyük Selçuklularla beraber Anadolu’ya gelen Türklerin ekseriyeti gibi, oğuz yani Türkmenlerden oluşmaktadır. Bazı tarihçiler Osmanlıların Kanglı adlı Türk zümresine ait olduklarını belirtmişlerse de bu iddia doğru değildir.
Kaynaklarımız Osmanlıların Oğuzların hangi şubesine ait oldukları konusunda ya hiç bilgi vermemekte ya da Kayı kabilesine bağlanmaktadır. Hepsinin ortak noktası Oğuzları işaret etmeleridir.
Oğuzlardan sonra bilgi vermeyip, sadece Oğuzlara işaret eden kaynaklar
1- Muhtelif Anonim Tevarih-i Ali Osman
2- Şükrüllah, Behçet’ül-Tevarih
3- Aşık Paşazade, Aşık Paşazade Tarihi
4- Oruç Bey Tarihi
5- Cenabi Mustafa Efendi, Cenabi Tarihi
Kayılardan Olduğunu Belirten kaynaklar
1- Yazıcıoğlu, Selçukname
2- Anonim, Cam-ı Cem-ayin
3- Enveri, Düstürname
4- Dede Korkut Hikayeleri
5- İdris-i Bitlisi, Heşt Behişt
6- Ruhi Tarihi ve Lütfi paşa Tarihi
Oğuz ananesine göre hükümdar Salur yada Kınık boylarından yetişir. Eğer Osmanlılar kendilerini bir boya nispet etme ihtiyacında olsalardı bu iki boya ait olduklarını öne sürerlerdi. Bazın tarihçiler Osman Gazinin Ertuğrul’un oğlu olmadığını iddia etmektedirler. Bazı tarihçilerde Osmanlı Devletinin kuvvetlendikten sonra asaletlerini ortaya koymak ve nüfuzlarını artırmak amacıyla birçok rivayet uydurduklarını, Osman Gazi’yi Kommen soyundan gösterenler olduğu gibi, peygamberin soyundan da geldiğini öne sürmüşlerdir. Netice şudur ki, Osmanoğulları önemsiz Kayılara mensup bir ailedir. Osmanoğullarının Kayılara mensup olduğunu kabul etmekle birlikte Kayıların Türk değil, Moğol olduklarını öne sürenler olmuştur. J. Marguart’ın bu düşüncesinin kaynağı Moğollarda Kayığ adlı bir boyun olmasındandır.
Ertuğrul ve Osman gazi maiyetindeki küçük aşiret tamamen Kayılardan müteşekkil değildi. Kayılar Anadolu’ya geldiklerinde Anadolu’da çok değişik yerlere yerleşmişlerdir. Anadolu’ya gelenler değişik yerlerde dağınık olarak yerleşmişlerdir. Bu hareketin batıya doğru olduğunun ilk örnekleri Amasya, Çorum, Erzincan daha sonra Eskişehir, Mihaliç daha sonraki safhada da Isparta, Burdur, Muğla, Kilikya gibi bölgelerde gözükmelerinden anlaşılmaktadır.
- Kayıların bu küçük boyu önce Ertuğrul sonra Osman Gazi’nin maiyetinde önemsiz bir aşirettir.
- Bu aşiret yeni bir siyasi teşekkülün çekirdeğini teşkil eder.
- Bununla birlikte devletin maiyeti üzerinde müessir olamamışlardır. Rolleri yalnızca içlerinden bir devlet kurucusu çıkarmak ve başlangıçta ona bağlı kalmak olmuştur.
Osmanoğullarının Anadolu’ya gelmeleri ile ilgili rivayetlerin değerlendirilmesi
Bu noktada üç ayrı görüş ortaya çıkmıştır.
1- Yazılışı itibariyle daha eski olan kaynaklar: Osmanlının ecdadının Doğu Anadolu’dan geldiğini belirtmektedirler.
2- Daha Geç kaynaklar: Cengiz istilası üzerine Horasanda Mahan bölgesinde otururken batıya geldikleri yazılıdır.
3- Bir kısım değişik kaynaklar: Bu iki kaynağı birleştirerek önce Horasan sonra Ahlat’a ve oradan da batıya geldiklerini yazmaktadırlar.
Bütün bunların ışığında diyebiliriz ki, Kayılar Selçukluların ilk fütuhatını takiben Anadolu’ya parça parça gelmişler ve muhtelif yerlere dağılmışlardır. Bu durum dikkate alınarak kroniklerdeki göç rivayetlerinin esası olmadığı anlaşılmaktadır.
NETİCE
— XII. yüzyıl sonlarında Ertuğrul ve Osman Gazi fiili olarak değil, görüş olarak önce Konya sultanlarına, daha sonrada İlhanlılara tabi olan uç aşiretlerinden biri olan Kayılara mensup aşiretin reisi durumundadırlar.
— Eskişehir dolaylarında Selçuklu Bizans sınırları üzerinde bulunmaktadırlar.
— Bu dönemde uçlarda yaşayıp Bizans’a hücum edebilen güç ve kapasitede bir takım siyasi teşekküller bulunmaktadır.

UÇLARDA HAYAT
ASKERΠ  VE İDARÎ TEŞKİLÂT
Emevî ve Abbasî İmparatorluklarının Bizans'la daimî mücadeleleri neticesi olarak, uçlarda hususî teşkilât yapılmıştı ki, Anadolu Selçukîleri de buna mümasil olarak memleketlerinin şark ve garb hudutlarında uc teşkilâtı vücuda getirmişlerdir. Bir taraftan uçları düşman tecavüzlerine karşı müdafaa etmek, diğer taraftan fırsat buldukça onların topraklarına akınlar yaparak ganimet elde etmek maksadıyla kurulan bu teşkilât, doğal olarak, Türkmen aşiretlerinden oluşmakta idi.
Bazı Avrupalı tarihçiler muhtelif İslam metinlerinde tesadüf ettikleri bu uc kelimesini bir Türk aşiretinin adı sanmışlardır. XIII’ üncü asırda Selçuk devletinin en mühim uc teşkilâtı, küçük Ermenistan hududu ile, Antalya, Alâiye gibi limanları ihtiva eden Akdeniz kıyılarında, ve bunların hepsinden mühim olarak, garbi Anadolu'da İznik İmparatorluğu hudutlarında idi. Selçuk devleti, sahil memleketlerinin muhafazası için gerek Akdeniz, gerek Karadeniz'de sahil kumandanları ve onların maiyetinde sahil beyleri bulundururdu. Fakat kara hudutları daha mühimdi. Sultanlar lüzum gördükleri zamanlar, uçlardan çağırdıkları kuvvetlerle ordularını takviye ederlerdi. Bu kuvvetler, kendi reislerinin maiyetinde bulunan göçebe Türkmen aşiretlerinden oluşurdu. Herhangi suretle kuvvet kazanarak etrafına muhtelif küçük aşiretler toplamış bâzı aşiret reislerine, merkezî idarece uc beyi unvanı verilir, fakat onların fevkinde olarak da devlet ricalinden bir veya birkaç büyük Uc Emîri tâyin olunurdu.

HALK: ETNİK VE DİNÎ UNSURLAR
Arazî muhtelif kıymette tımarlara ayrılmış olup, az varidatlı tımarlar İslâm ananesine göre Gazı, veya Türk ananesine göre Alp unvanını taşıyan uc askerlerine mahsusdu ve irsî mahiyette olup oğullarına intikal ediyordu.   Buralarda artık tamamen ziraat hayatına geçmiş Türklerden başka, Türk-İs-lâm âleminin her tarafından kendilerine her ne suretle olursa olsun geçimlerini temin etmek için gelmiş birtakım serseriler, Moğol tazyiki ile Orta Anadolu'dan inerek aileleri ve sürüleriyle beraber yerleşecek bir toprak veya mera arayan Türkler vardı. Bizans topraklarının emniyetsizliğinden veya vergilerin ağırlığından mustarip olan Bizans’a tâbi halk, artık kendilerini müdafaa edemeyerek sadece ağır vergiler almakla iktifa eden bu imparatorluğa tâbi olmaktan ise,   hafif bir vergi mukabilinde mal ve can emniyetlerini temin eden Türk beyliklerinin idaresine girmeyi tercih ediyorlardı. Hakikaten, uc beylikleri, yavaş yavaş çapullarla yaşayan bir aşiret hâlinden çıkarak tebaasının menfaatlerini koruyan muntazam siyasî teşekküller hâlinde inkişaf etmeğe başladıktan sonra, vazıyet bu şekle girmişti.   Bizans'ın taht kavgaları etrafında dönen siyasî ve idarî anarşisi, askerî zaafı,   yardımlarına müracaat edilen meselâ Katalanlar gibi ücretli serseri kafilelerinin halka yaptıkları mezalim, Latinlik ve Katoliklik düşmanlığı,   bütün bunlar Türk hudutlarının batıya doğru genişlemesinin nedenleriydi. İran,   Mısır ve Kırım Müslüman merkezlerinden gelen medreselilerle, orta ve şarkî Anadolu'dan gelen Selçuk ve İlhâni bürokrasisi mensubları, bu uc beyliklerinde yavaş yavaş bir idare makinesi kurmakta, kültür müesseseleri vücuda getirmekte idiler. Uçlar ilerledikçe, onun arkasında şehir ve köy hayatı gelişmekte, nüfus yoğunluğu artmakta,   iktisadî faaliyetler kuvvetlenmekte idi.
Anadolu'da Mehdi rolü oynamak isteyen Demirtaş'ın,   bir aralık Hıristiyanlarca Yahudilerin kıyafetini ayırmak teşebbüsünde bulunması gibi devamsız ve çok nâdir bâzı vakalar, hiçbir şey ifade etmez; buna karşı, eskiden beri Selçuk imparatorlarının,     Danişment’lilerin Hıristiyan ve Müslüman tebaalarına karşı geniş ve müsavatcı siyasetlerini gösterecek birçok delillere sahibiz.

İSLAMLAŞMA
İhtida Meselesi: Lügat manası hidayete erme, İslam dinini kabul ile müşerref olma demektir. Selçuk devrinde Anadolu'da Hıristiyanlar arasında ihtidalar elbette mevcuttur. Alimler, sanatkârlar, hattâ meşhur mutasavvıflar arasında, yâ kendileri yahut babaları Hıristiyanlıktan dönmüş olanlar da vardır. Uzun zaman temaslar, Müslümanların devlet idaresindeki imtiyazlı mevkii, İslâm olmayanlara mahsus bazı vergilerden kurtulmak arzusu, özetle, psikolojik ve ekonomik sebepler bu hususta az çok neden olmuştur.
Gerçi İlhanlılar zamanında, bazen Müslümanlar aleyhine dinî mahiyette tazyikler yapıldığını, hatta Baydu’nun Hıristiyanlar’ı fevkalâde iltizam ederek onların teşviki ile İslâmlar aleyhinde bazı tedbirler alındığını biliyorsak da, -dinî olmaktan ziyade siyasî maksatlarla yapılan- bu gibi hareketlerin mahdut zamanlara münhasır olduğunu unutmamalıdır. XIV’ üncü asrın ikinci yarısında bile Anadolu'da henüz Müslüman olmamış bazı Moğol ricalinin mevcudiyetini biliyorsak da, bilhassa Gazan devrinden başlayarak, Anadolu'da İslâm unsurunun tekrar eski imtiyazlı mevkiini kazandığı muhakkaktır. Bütün bu şartlar dâhilinde bile, Selçuk ve İlhâni devirlerinde şarkî ve orta Anadolu Hıristiyanları arasında ihtidanın iddia olunduğu kadar ehemmiyetli bir oranda olmadığını söyleyebiliriz. XIV’üncü asır sonlarında Anadolu Hıristiyanlarından alman cizyenin genel vergi gelirleri arasında mühim bir mevki tuttuğu hakkında Aksarâyî'nin ifadesi de bunu doğrulamaktadır.
Acaba XIV’üncü asırda batı Anadolu'daki Türk beylikleri memleketlerinde bu ihtida meselesi ne oranda idi? Birtakım büyük Bizantinistler'in ve Gibbons da dâhil olmak üzere birçok tarihçilerin iddia ettikleri gibi, bilhassa Osmanlı sahasında Rumların geniş oranda bir ihtidası olmuş mudur? Gibbons bu nazariyesini te'yid için Bursa ve asıl İznik şehirlerini örnek gösteriyor; gerçi Bizans patrikhanesinin 1339-1340'da İznik halkına hitaben neşretmiş olduğu meşhur beyanname, burada oldukça geniş bir ihtida ameliyesinin vukuuna delâlet etmektedir. Fakat buna, ifade ettiğinden çok fazla bir önem verilmemelidir. Bizans hâkimiyeti altında çok kalabalık bir şehir olan İznik’in, fetihten kısa bir zaman sonra oradan geçen İbn Battüta'nın gözlemlerine göre "çok az nüfusa sahip" bulunması, Gibbons'un farz ettiği gibi, bura halkının büyük oranda ihtida ederek Osmanlı topraklarına dağıldıkları suretinde ifade edilemez: İznik nüfusu, imparatorluk payitahtının İstanbul'a naklinden sonra, o havalinin emniyetsiz bir hudud memleketi hâline gelmesi dolayısıyla, daha Osmanlı fethinden önce çok azalmış olmalıdır. Ondan başka, eğer şehir halkı çoğunlukla ihtida etmiş olsalardı, Sultan Orhan, onları her halde yerlerinde bırakırdı. Bundan başka, Osmanlı devletinin hiç bir zaman "zorla bir İslamlaştırma siyaseti" takip etmediği ve büyük şehirlerde toptan ihtida ameliyesinin âdeta imkânsız olduğu dikkate alınmalıdır.
Osmanlı kaynakları -meselâ Âşık Paşazade- ilk Osmanlı fütuhatı esnasında bazı Hıristiyan köylerinin -Osmanlı idaresinin adaleti sebebiyle- kâmilen Müslüman olduklarını söylerlerse de, şifahî ananelere dayanan bu gibi rivayetlerin tarihî değeri şüphelidir; yine aynı kaynak, şehirlerde ihtidadan hiç bahsetmemekte ve fethedilen yerlerdeki Hıristiyan halkın, Hıristiyan kaldıklarını da söylemektedir. İbn Battüta’nın geçişi esnasında tamamen Hıristiyan halkla meskûn olan Göynük, Osmanlı kaynaklarına göre bu asır sonlarına doğru islamlaşmış olacak ki, Yıldırım Bayezid İstanbul'da kurduğu İslâm mahallesini buradan ve Torbalı'dan getirttiği halk ile tesis etmiştir. Bu rivayet doğru bile olsa, bunu umumî bir ihtida neticesi olmaktan ziyade, oraya yeni Türk unsurunun yerleşmesiyle izah etmek daha doğrudur.

ASKERÎ,   DİNÎ,   MESLEKΠ  (Corporatif)   TEŞEKKÜLLER
İlk Osmanlı analistlerinden Âşık Paşazade’nin, yalnız eserinin bir yerinde, Anadolu'da büyük ve müstakil teşkilâtlar şeklinde mevcudiyetlerinden bahsettiği dört teşkilât vardır ki, yalnız, uç beyliklerinin değil, hatta umumiyetle Anadolu'nun siyasî ve içtimaî tarihini anlamak için, bunlar hakkında doğru bir fikir edinmek zarurîdir.

1-GAZİLER VE ALPLER
Gaziyan-ı Rum, Alp, Alperenler gibi isimlerle zikredilmişlerdir. Anadolu Selçuklu devletinin çöktüğü dönemden çok önce ilk Anadolu fütuhatı esnasında bu teşkilatın var olduğu bilinmektedir. İslamiyet’ten önceki Türklerde “Kahraman, Cengaver” manasında bir lakaptır.
Geçinecek bir toprağa ve kendisini yaşatacak bir işe sahip değillerdir. Çeşitli kaynaklarda farklı şekillerde zikredilmişlerdir. Sipahsalar-ı Gaziyan, Reis’ül-fityan ve Ayyar gibi.

2- AHİLER
Ahiyan-ı Rum yada Anadolu Ahileri bahsedilen ikinci zümredir. Anadolu’nun belli başlı merkezlerinde Ahiyetü’f-fityan “Kardeş Yiğitler” adı verilen zümrelerden bahsedilmektedir. Rind kelimesi tamamen Ayyar manasındadır.
Ahi teşkilatı yalnız şehirlerde değil, köylerde ve uç bölgelerde de yaşardı. Ahilerin reisleri arasında şiddetli rekabetler olduğu görülür. Bu ya şahsi sebeplerden yada iki zümrenin iktisadi menfaatlerindeki çatışmadan kaynaklanmaktadır. Ahiler sadece bir esnaf teşkilatından ibaret değildir. Ahilerin siyasi olarak ta Osmanlı Devletinin kuruluşundaki rolleri büyük olmuştur.

3- BACİYAN-I RUM
Anadolu’da varlığı ifade edilen kadınlar teşkilatıdır.

4- ABDALAN-I RUM
Anadolu’nun heteredox dervişleridir. Bunlar Horasan Erenleri namıyla anılırlar. Osmanlı devletinin kuruluşu sırasında Anadolu şehirlerindeki en mühim tarikatlar, Mevleviye, Rifaiye, Halvetiye tarikatları idi. İsmini Mevlana’dan alan Celaliye yada Mevleviye tarikatı Mevlana’nın sağlığında bir tarikat değildir.
Anadolu’da ki tarikatlar; Mevleviye, Rifaiye, Halvetiye, Yeseviye, Melametiye, Hayderiye, Bektaşilik, Kalenderiye.